Tarih boyunca sanatçılar Alpler’e büyülenerek bakmıştır. Avrupa’nın en efsanevi dağ silsilesi, Monako, Fransa, İsviçre, İtalya, Lihtenştayn, Almanya, Avusturya ve Slovenya’nın göklerinde vahşi bir zarafetle oyuklar açarak batıda Nice’ten doğuda Trieste ve Viyana’ya kadar uzanır. Dağ manzaraları konusunda uzman olan Maciej Pesko da bu tutkuyu paylaşıyor. “Alplerin sessizliği ruhu yatıştırıyor,” diyor, “ama zirvelere her baktığınızda kalbiniz hızla atmaya başlıyor. Bu yerler insanda hem alçakgönüllülük hem hayranlık uyandırıyor. Kendinizi çok daha büyük bir şeyin huzurunda sadece bir misafir gibi hissediyorsunuz.”
Alp silsilesinin birçok bölgesinde çekim yapmış olan Maciej Pesko, “dik, kireç taşı uçurumlarıyla Dolomitler, vahşi ve ilkel Jülyen Alpleri, Avusturya Alpleri’nde ise insan varlığıyla doğanın uyumu” gibi farklı manzaralarda yılların deneyimine sahip. Ancak bu dağların gerçek ihtişamını ancak son yıllarda, İsviçre ve Fransız Alpleri’nde fark ettiğini söylüyor: “O bölgelerde sivri granit zirveler, yemyeşil vadiler, alp göllerine doğru süzülen buzullar var... çeşitlilikleriyle insanı hayrete düşürüyorlar.” Peki, bu görkem ve enerjiyi fotoğraflarına nasıl yansıtıyor? “İlk fark etmeniz gereken şey, dağların öngörülemez olduğudur,” diyor Maciej. “Işık bir anda değişebilir, hava durumu yepyeni bir senaryo yazabilir. Bu yerler fiziksel olarak ne kadar zorluyorsa, fotoğraf açısından da o kadar talepkârdır.” Ona göre cevap iki kelimede gizli: sabır ve açıklık. “Dağlar size yol gösterir. Tek yapmanız gereken, karakterlerini ortaya çıkaran o ışığı beklemektir.”
“Teknik açıdan bakarsak katmanlı şekilde planlama yapmak faydalıdır,” diye devam ediyor Maciej. “Ön plan, orta plan ve arka plan. Bu yaklaşım hem derinlik kazandırır hem de gözün kadrajın içine doğru yönlenmesini sağlar. Bunun için patikaları, sırt çizgilerini veya akarsuları kullanabilirsiniz. Zamanlama da çok önemlidir; dağlar genellikle gerçek karakterlerini gün doğumu ve gün batımında gösterir. O anlarda ışık yüzey dokusunu vurgular, kontrast yumuşar ve bulutlar ya da sis şekillerini sadeleştirir veya yüksekliklerini öne çıkarır.” Maciej, Sony Alpha 6700 ile yaptığı son çekimlerinde, farklı teknikleri ve lens seçimlerini öne çıkaran üç favori karesinden söz ediyor. İlkini şöyle anlatıyor: “Mont Blanc zirvesinin renkli fundalıkların üzerinden yükseldiği bu kare tam bir kontrast oyunu. Burada sahneye derinlik katmak ve izleyiciyi fotoğrafın içine çekmek için Sony E 11mm f/1.8 lensin geniş açısını kullandım. Ayrıca Alpha 6700’ün Netleme Braketleme modu, ön plandan arka plana kadar mükemmel netlikte bir görüntü oluşturmamı sağladı.”
İkinci karede, alacakaranlıkta çekilen Matterhorn yer alıyor. “Burada anahtar unsur ışıktı,” diye açıklıyor Maciej. “Gün batımından birkaç dakika sonra, son ışık huzmeleri zirveyi kırmızıya boyamıştı. Bu yumuşak parıltıyı yakalayabilmek ama aynı zamanda aşağıdaki kararan vadideki detayları kaybetmemek için pozlamamın tam olarak doğru olması gerekiyordu. Bu yüzden fotoğraf makinemin Otomatik Pozlama Braketleme özelliğini kullandım ve hiçbir ton geçişinin kaybolmadığından emin oldum.”
Üçüncü karede sisle kaplı bir alpin ormanı yer alıyor. “Bu kare, yağmurlu bir dağ gününün atmosferini yansıtıyor,” diye anlatıyor Maciej. “Bulutlar yakındaki zirveleri tamamen kaplamıştı ama aralandıkları bir anda dağın doğal hatlarını, tonlardaki o zarif geçişleri ortaya çıkardıkları o anı yakalayabildim.” Bu sahnede Maciej, Sony E PZ 18-105mm f/4 G OSS lensini 105 mm netleme uzaklığında kullanmış. “Bu tür bir netleme uzaklığı, manzaranın sadece bir bölümünü izole etmeme ve o ana özgü hissi, atmosferi daha güçlü şekilde vurgulamama imkân tanıyor.”
Bu lensleri bir araya getirmek dağlarda olağanüstü bir esneklik sağlıyor diyor Maciej. “11 mm lens geniş manzaraları yakalamama ve ön planı dahil ederek sahneye, alan ve ölçek hissi katmama olanak tanıyor. Ancak burada bilinçli kadraj çok önemli; izleyiciyi yönlendirecek güçlü bir ön planınız olmalı ve mümkünse lensi tamamen düz tutmalısınız, aksi takdirde görüntü doğallığını kaybedebilir. 18-105 mm lens ise uzaktaki detayları, örneğin bir zirvedeki ışığı veya bir buzulun dokusunu öne çıkarmama ve katmanları yaratıcı şekilde sıkıştırmama imkân veriyor. İkisi birlikte çalıştığında neredeyse tüm ihtiyaçlarımı karşılıyor.” Alpha 6700 ise Maciej’in dağ çekimleri için artık bir numaralı tercihi haline gelmiş. “Daha önce bahsettiğim modların yanı sıra AF hızına ve hassasiyetine bayılıyorum” diyor. “Dağlarda ışığın sürekli değiştiği anlarda gerçekten çok büyük fark yaratıyor. Ayrıca yüksek ISO değerlerinde bile görüntü kalitesi muhteşem, ki bu zorlu ışık koşullarında sık sık ihtiyacım olan bir şey.”
“Fotoğraf makinesinin boyutu da büyük bir avantaj,” diye anlatıyor Maciej. “Daha küçük bir gövde, sırt çantanızda daha az ağırlık demek ve saatlerce tırmanırken her gramın önemi büyük. Diğer ekipmanlarınız, malzemeleriniz ve güvenlik araçlarınızla birlikte çıktığınızda bu farkı hemen hissediyorsunuz. Ama benim deneyimime göre, küçük boyut asla sonuçlarda bir gerileme anlamına gelmiyor. Aksine, ulaşılması zor olan sahnelerde bile çekim yapma olanağı sunuyor. Bence bu gerçekten harika bir ekipman.” Yeni Alp yolculukları ufukta görünürken Maciej’in bu dağlara olan bağı her geçen gün güçleniyor. “Tüm manzara fotoğrafçıları gibi ben de dağları klasik kartpostal karelerindeki gibi yakalamak istiyorum” diyor. “Ama aynı zamanda onları daha kişisel bir şekilde incelemeyi de arzuluyorum. Her zirvenin eteklerinde daha fazla zaman geçirip karakterlerini tanımak istiyorum. Ve artık bunu yapmamı sağlayacak mükemmel bir fotoğraf makinesi ve lenslere sahibim.”